ROMA: BİR EVİN YALNIZLIĞINI SEVMEK

‘İniş için alçalmaya başlıyoruz…’ uçakta yapılan bu anons, kavuşmanın ve ayrılığın ilk çarpıntısıyla, ruhun, cana temasını mümkün kılar. Devamında oluşan boşluk ise çekim gücüyle birlikte yerini kabullenmeye ve teslimiyete bırakırken, içeriden bir anons: artık ne yerde ne göktesin diyerek ruhuna ince ayar verir. İşte dünyadasın, cana karışan kanınla yaşıyorsun!

İnsan yaşadığını nasıl hisseder sorusuna, kahkaha ile karşılık vermek için önemlidir böyle anlar. Bu kahkaha, yaşama en çok benzeyen, tedirginlik ile bakma ve görme arasındaki mesafeyi artırır. Ve evet, ‘insan bir damla kan bin endişedir.’ Hayata karışmasının, birliğe ulaşmasının yolunun bu endişeden geçmesi binlerce yıldır boşuna değildir. Zaman geçer, insan değişir insanla birlikte şartları ve durumları da değişirken, ayaklar, yeryüzünde emin adımlarla ilerlemeye devam eder. Hayatın yoklamasını yaptıktan sonra bazı şeyleri öncelikle hatırlamak, minnet duymak için tekrar yaşamak gerekir. An ve anılar bir arada canına karışmak için hazırdır.

Alfonso Cuarón, Roma filmi ile bir dönemi tamamlamak ve vefa borcunu ödemek istemiş belli ki. Bunu da en iyi bildiği şey, sinema ile yapmak istemiş. Film, Cuarón’un, çocukluğunu birlikte geçirdiği dadısı ve aynı zamanda evin hizmetçisi olan Cleo ile arasındaki sevgiye dayalı ilişkisini anlatıyor. İç ve dış mekân çekimlerinde kullandığı teknikler, geniş açılar, sinemanın o mükemmel kusursuzluğunu yansıtırken, insanın da kusurlu yani insana en çok benzeyen tarafını gösteriyor bize. Film boyunca hangi durumun gerçek, hangisinin kurgu olduğunu anlamaya çalışıyor, sinemanın hayatla temasına tanıklık etmemizi sağlıyor bize Cuarón.

 

70’li yıllarda Meksika’da geçen film, orta sınıf bir ailenin evinde hizmetçi olarak çalışan Cleo’nun evdeki yaşamıyla birlikte evin dışındaki yaşamına da odaklanıyor. Dönemin Meksika’sında yaşanan iç çatışmalar ve eylemler, kapitalizmin yaklaşmakta olduğunun bir işareti olurken, direniş ve özgürlük mücadelesi başka sokaklarda devam eder. Evlerde gürültülü hayatlar, dışarıda kaybolup giderken, dışarıdaki sesler de evlere girmez. İnsanlar bir amaç uğruna iyi şeyler yaptığını düşünür, hayat orada öylece, kimsenin kimseyi anlamadığı ve birbirine benzediği seslerle, tıpkı Cleo’nun hayatı gibi görünmeden yitip gitmektedir.

Sevgilisi tarafından terk edilen ve zorlu hamilelik süreciden sonra çocuğunu kaybeden genç kadını hayata bağlayan, hizmetçi olarak çalıştığı evin çocuklarıyla kurduğu ilişkidir. Bu ilişki bir başka bağın daha güçlenmesini de sağlar. Ev sahibi Sofia’nın kocasıyla arasındaki açmazı onu Cleo ile birleştirir, ‘ne olursa olsun biz kadınlar hep yalnızız’ diyerek Cleo’nun yalnızlığının yoldaşı olur. Sevginin gücü gibi bir tanıma sığınmak yanlış olur Roma için. Sevgi ve nefret, teklik ve çokluğun hep bir arada olması yalnızlığın anlamını büyütür, yalnızlığa zıt olan, yerini doldurulabilecek bir kavram yoktur. Yalnızlık, sadece yalnızlığın anlamını çoğaltır, onu büyütür ve bir gün mutlaka birileriyle buluşturur.

 

Roma, göğün yer ile arasındaki mesafesini, kadın-erkek ilişkilerindeki gelgitleri ve insan olmayı -kalabilmeyi- zorlu yanıyla anlatıyor. Film, her detayı öyle bir özenle veriyor ki, karakterler, eşyanın ve doğanın önüne geçmiyor. Yönetmen, hayata karışan her bir nesneye, müziğe saygı duruşunda bulunuyor. İzleyicisini, insanların gürültülerinden nesnelerle kurtarırken, gündelik hayatın, dokunduğumuz her şeyin sevgi ve nefret ölçüsünde nasıl değiştiğini de aktarıyor izleyicisine.

‘Yaşam nedir? diyor Malina, insanın yaşayamayacağı şey diyorum.’ Bahmann’ın Malinası’ndaki bu diyalog, Cleo ile birleşiyor. Hep yaşanmayacak olanı düşleyerek yaşama tutunmak, hayatta kalmak kadınların ortak yazgısı her coğrafyada. Hayat geçer, kadın durur, herkes kadının etrafındadır ama kimse görmez onu, kimse bir çocuğun ne düşündüğünü bilmez. Yine de insan, pek iyi bilmediği haklarının peşindedir. Gürültüler içinde yitip giden hayatın bir okumasıdır Roma, çabasız iyiliğin, kalabalıklarda yalnız kadınların şarkısı…

Alfonso Cuarón, hatıralarından kopardığı bu parçaları, tarihine de selam ederek, siyah beyaz perdede buluşturuyor. Anıları kuşatan bu yalnızlık ile sevmenin insanları yalnızlaştırmasına da bir başkaldırı olarak gücü sevgiye dönüştürüyor.