Bir Dünü Kurtarmak

Son günlerde evin bazı yerleri, özellikle koltuğun, çiçeklerin, sehpanın yeri durmadan değişiyor. Kendime uygun bir ‘köşe’ sevdiğim bir alan yaratma gayretindeyim. Orada, en sevdiğim saatlerde, sabahın yedisinin sessizliğinde ya da günün tüm kalabalıklarını gizlemek isteyen akşam rüzgârının biçiminde okumak, düşünmek, izlemek istiyorum olanları. Dün saydığım güllerin, sabah bu kadar çoşkun bir şekilde açma çabasına hayranlık duyuyor, bir günün sonunda, kendime yarattığım bu köşede, kendi yaratma cesaretimin aslında ne olduğuna bakıyorum.

Yeni bir günde dün toparladığım şeylerin, bugün de aynı olduğunu fark etmeyecek kadar rutin hale gelen günlük çizelgede, yapılacakların yanına bir tik atıp duruyorum. Bugünü de tamamladık diyorum bugünü de eksiksiz bir şekilde tamamladık. Beyaz yakalıların kutsal cümlesi ‘bugünü de tamamladık’ söylemini eskiden mahallemizdeki bakkaldan duyardım. Hep aynı ez cümle olarak tekrarlanırdı bu. ‘Bereket versin bugün de bitti.’ Bugün de bitti ne demek? İnsanın bugüne düşman mı olduğunu yoksa yeni bir günü karşılayacak olmanın sevincini mi taşıdığını anlayamıyordum. İzlanda’da yaşamadığımıza göre yarına sevinçle kuşanmayı bekleyecek bir altyapıdan gelen mutluluğumuz yoktu. Bu bitirme telaşının yaşama aşkıyla pek ilgisinin olmadığını, geçen yıllara rağmen genişleyen zamanda anladım. Yokluğu hissetmenin, yaş almanın vermiş olduğu tedirginlik ve telaş bir şeyleri kapatma çabası taşıyordu. Oysa pek farkında olmasak da tüm gayretimiz, unuttuklarımız dan ve hatırladıklarımızdan kalacak tek anlamlı bir gün yaratma çabasıydı.

Harold Ramis’in yönettiği, başrolünde Bill Muray’in muhteşem performasıyla hafızalara kazınan Bugün Aslında Dündü filmini yeniden izledim. Hava durumu spikeri Phil Connors Groundhog Day etkinlikleri için Pensilvanya’nın kırsal kasabalarından birine gönderilir. Yaşadığı yerde her gün benzer olaylarla karşılaşan, sürekli aynı cümleleri tekrarlayan insanlarla bir arada olan gazeteci Phil’in hayatı, bir sabah uyandığında tüm yolları kapayan kar fırtınasıyla kabusa döner. Bir sonraki gün yaşadığı zaman döngüsüne girdiğindeyse artık başkalarının kurallarıyla değil kendi kurallarıyla yaşaması gerektiğini fark eder. Her şeyin -iyi olacağına inandığımız her şeyin- özünde varolan cesaret, yaşanacak kayıplara ve umutsuzluğa rağmen kendini göstermek, ileriye gitmek ister. Bir kere cesaretle atılan adımın karşısında acılar, öfkeler dahil güzellik pırıltısı taşır. Her yeni yaşama girişimi ise  öncesinde uzun bir bekleyişi, boşlukları ve anlamsız telaşları saklar. Gazeteci Phill’inde bekleyişten, tekdüzelikten kurtuluşu ‘benim dengemi bozmayınız’ tavrında saklamasıyla gerçekleşir.

İspanyolca’da ‘bekleme’ sözcüğü espera, ‘umut’ anlamına gelen esperanza ile aynı kökten geliyor. Gerçekleşmesi istenilen şeyler için beklemeyi, bir umut çiçeğinde gizlemek. Picasso’nun, ‘her şeyin mucize olduğunu, insanın kendi banyosunda eriyip gitmemesinin bile mucize olduğu’ söylemini de haklı buluyorum böylece. Kendimizi çılgınca önemsemekten ya da bize ait olmayan, bir mânâ taşımayan şeylerle avunarak onları, mucize olarak atfetmekten bahsetmiyor belli ki.

Evimle kurduğum ilişkiye, birkaç yıl önce okuduklarıma yeniden bakmayı deniyorum. Hangi cesaret, umut ve bekleyiş ile beni kendine çektiklerini ya da neyi bulmak istediğimi anlamaya çalışarak tekrar okuyorum. ‘Yazılanı mı okumak istediğimizi mi okuyoruz?’ bu zamanlarda daha çok düşündürüyor bu soru beni. Geçmişte kurduğum hayallerden, düşüncelerden bir iz bulmayı deniyor, sonra onları unutmak istiyor, sanki ilk kez okuyormuş gibi kurgusal metinler ile hayatım arasında kurduğum ilişkinin gerçekliğini tüm zamanlarıyla sorguluyorum. Yaşadığının farkına varmak, sessizliği ses, yokluğu var edebilme çabası. 

Bu yazıyı yazarken zamanı evin birçok yerine yaymaya çalıştım. Aceleye getirmek istemediğim şeyler vardı ve onlar da inatla aceleye gelmek istiyor gibi çatışıyordu benimle. Günler tamamlandıkça sanki eksik şeyler daha çok kendini gösteriyordu. Bu eksilik, yeniye, daha iyi olacak olanlara da özlemi artırıyordu. Gün boyu oradan oraya, işlerle, düşüncelerle bazen de hiçbir şey yapmayarak -ne kadar mümkünse- gezinirken aslında günü hiç de bitirmek istemiyordum. Hiçbir şey öyle geçip gitmemeli, anlar, gökyüzünün sözlüğünde bir yerinde asılı kalmalıydı. 

Ertesi gün neredeyse iki ay sonra dışarıya, vapurlara çıktım. Galata Köprüsü’nde yürüdüm. İstanbul sanki kendi mevsimini, zamanını yaratmış gibi renkleriyle karşıladı beni. ‘Bugün düne hiç benzemiyor’ dedim. Daha önceleri yürüdüğüm sokakları görmemiş olmama şaşırdım en çok. Yeni gözlerle bakmak için onu görecek gözleri de fark etmek gerektiğini bir kez daha anlatmak istiyor gibiydi şehir. Belki de gerçekten tüm zamanları hissettiğim bir İstanbul ile ilk kez karşılaşıyordum. Eve döndüğümde her şeyin bu kadar büyümesine, güllerin kırmızılığının her yanımı sarmasına şaşırdım. İstanbul içeri girmişti, bir kahve, ısmarlayıp dönüp dönüp okunan kitaptan bir cümle ile gecenin sonuna yolculuğa başladım. ‘Umut vardır, beklemediğim zaman umut vardır.’*

* Sait Faik Abasıyanık – Alemdağ’da Var Bir Yılan

*26.05.2020 tarihinde Gazete Duvar’da yayınlanmıştır.