Film ve Mekan İlişkisi: İstanbul – Kapadokya – Artvin Üçlemesi

 

Bir kente seyahat etmeden önce, kentin tarihi ve gezilecek yerlerini belleyen hafıza, görsel olarak bilgi sahibi olmasa dahi o yerle ilgili sahneleri oluşturur. Gidilmeyen birçok yer, gidilen yerlere kıyasla zihinde daha berrak anıları oluşturur ve hayal gücü daha fazla çalışır. Bazı şehirler, bu sebeple, zihinde yaşayarak güzelleşir. İstanbul’a hiç gitmeyen birisiyle, sürekli İstanbul’da yaşayan birisinin mekânsal hayalleri aynı değildir. Eski Türk filmlerinde, Haydarpaşa Garı’ndan denizi seyrederek ‘seni yeneceğim İstanbul’ dedikleri replik, hayallerde yaşayan şehrin bir ifadesidir. Haydarpaşa Garı, İstanbul Boğazı, artık bir başlangıç ya da bitiş noktası olarak görülür. Bellek, köprüleri, parkları, meydanları, yaşamı ve ölümü savunma mekânları olarak hafızaya kaydeder. Bu alanlar kadar; harebeler, tarihi kalıntılar, zihinde hayallerle birlikte yaşar.

İnsan, güzel olan şeyleri hatırlayarak yaşamak ister. Her gün, kalabalık metrobüsle karşıya geçerek işe giden birisi için köprüyü bir dakika dahi olsa izlemek huzur verir. Vapurla yolculuk etmek, simit-martı ikilisinin zihinde yarattığı olumlu etki hiçbir zaman değişmez. Sürekli gidilen caddeler ve mekânlar bir süre sonra alışkanlığa dönüştüğünde o yerle ilgili olan yenilikleri de fark edemeyiz. Görsel hafıza artık kendine yeni alanlar arar; duymak, dokunmak, duyu ve duygu çağrışımları yaşamak gerekir. Müzikler, filmler ve kitaplar bu konuda güçlü etkiye sahiptirler. Bir sokaktan geçerken oradan duyduğumuz müziği bir daha unutmaz ve oradan tekrar geçtiğimizde yine hatırlarız. Müzik artık o sokakla birleşerek, bağlılık oluşturur. Bıraktığı etkiler kişiden kişiye değişse de bazı filmlerin o bölgeyle ilişkisi kopamaz. Tarlabaşı, Ağır Roman filmiyle özdeşleşmiştir. Kentsel dönüşüm, yeniden yapılanma gibi değişimlere uğrasa da Tarlabaşı, Ağır Roman filmindeki sahnelerle yaşar. Tabutta Rövaşata filminde, Rumeli Hisarı’nda Mahsun karakterinin elinde tavuskuşuyla dolaştığı sahne, sanki o kaleyle bütünleşir. Öncesinde hayalimizde olan ya da yaşadığımız mekân artık filmle yeni bir boyut kazanır. Rumeli Hisarı, soğuk, hüzünlü bir doksanlar yapıtıdır.

Tarihi yapılar ve kalıntılar diğer yerlere göre zihinde daha farklı yer eder. Patrice Leconte’un yönetmenliğini yaptığı Köprüdeki Kız filminin son sahnesi Galata Köprüsü’nde geçer, yine filmde bazı sahneler de İstanbul’un tarihi yerlerinde geçmektedir. Galata Köprüsü bu filmle ve Marianne Faithfull’un ,Who Will Takes My Dreams Away şarkısıyla zihnimde yer eder. İstanbul Kanatlarım Altında filmiyle Galata, Eşkiya filmiyle Beyoğlu, Kaybedenler Kulübü ile Kadıköy, Doğan Apartmanı ile Muhsin Bey ve yabancı filmleri de dahil ettiğimizde Kapalıçarşı ile Skyfall’u da anmak gerekir. Filmleri izleyenler belirtilen semtelerle bir şekilde bağ kurarak, zihnindeki mekânla ilişkilendirebilir. İstanbul, diğer kentlerde çekilen filmlere kıyasla mekânsal öğelere sıkı sıkıya bağlıdır.

Anadolu’da çekilen filmlerin mekân seçimlerinde, seyircinin hayal gücü ve düşünme üzerine odaklanmaları istenilmiş gibidir. ‘Değişmez güzellik’ kavramı, Anadolu için söylenebilir. Anadolu değişmediği için güzeldir, yenilik beklemeyiz, mekânlar öncelikli değildir. Bu yüzden sıkılgan ve utangaç birisinin yüzü gibidir. İnsan ve doğa her zaman mekândan önce gelir. Anadolu filmleri de özellikle bu değişmezliği anlatır. Sinemanın yanında güçlü metafor sunan kitapları da Anadolu tarifinde anmak gerekir. Ahmet Hamdi Tanpınar Beş Şehir’de Ankara’yı, bir anı kutusu ve zihinde birleştirdiği parçalarla anlatır. Öncesinde gördüğü bir yüz, uğradığı bir sokak ve karşısına başka yerlede çıkan eşyalar, nesneler… her biri mekânların içerisinde birleşir. Bir kitap ve bir film görülen yerle ilgili bakış açısını değiştirebilir.

Sonsuzluk, doğanın gücü, yalnızlık, doğum ve ölüm döngüsü birbiriyle sanki iç içe geçmiştir. İnsan kendisine daha fazla odaklanarak, kendisini anlamaya çalışırken bir taraftan yaşam mücadelesiyle değerlerinden uzaklaşabilir. Anadolu’da iklim önceliklidir ve hayat onun etkisiyle şekillenir. Bir Zamanlar Anadolu’da filmi bu anlamda düşündürürken, Kış Uykusu filmi mekân-insan-zihin üçgeninde bir anlatı sunar. Kapadokya’yı sadece Peri Bacaları’nı görmek için gelenler, bambaşka bir atmosferle karşılacağını da tahmin eder. Hikâyeleri, tarihi kalıntıları, kiliselerinde sadece tarihin izleri değil, tarif edilemeyen mistik bir yönün de çekiciliği vardır. Mardin, Nemrut, Hasankeyf, diğer kentler ve kalıntılar gibi… Kapadokya’yı bize bu kadar düşündüren Nuri Bilge Ceylan, mekanla ilişkili olarak yalnızlık kavramı, soğuk ve ikili ilişkiler üzerine yoğunlaşır. Otelin bir odasında, tek gözlü bir evin penceresinde, pencerenin camlarında, bir dağ yamacındaki atın gözlerinde tüm duygular ve duygusuzluklar yaşar. Yönetmen, her seyircinin zihninde Kapadokya ile ilgili ayrı ayrı sahneler bırakmıştır. Filmle birlikte Kapadokya bir atın gözleri, bir kadının yalnızlığı ve bir adamın çaresizliğidir. Aynı zamanda devam eden bir arayıştır.

Doğuya doğru yaklaştıkça bu arayış bekleyişe dönüşür. Umudu, güzelliği, savunmayı beklemek. Anayurt Oteli’nde Zebercet, Mayıs Sıkıntısı’nda Muzaffer karakterlerinin bekleyişi içsel bir yalnızlık meselesi olsa da Anadolu’nun ve mekânların kişilerdeki etkileri hissedilir. Doğuda ki bekleyiş beraberinde mücadeleyi de getirir. İnsan yalnızlığından arınarak bütünleşmeli ve birlik duygusunu da geliştirmelidir. Mekan ve doğa artık bir aradadır, insan, doğaya aittir ve özünü unutmamalıdır. Savaşlar, siyasi mücadeleler, ‘toprak’ kavramının önemi doğu bölgelerinde ön plana çıkar. Semih Kaplanoğlu Bal filminde doğayla uyum içinde olan çocuğun hissettiklerini aktarırken, Karadeniz, yeşilliği ve dumanlı dağlarıyla bellekte yerini bulur. Sessizlik ve huzurun önemi zengin görsel bir anlatımla aktarılır. Karadeniz bir taraftan böyleyken, diğer taraftan mücadelenin de bölgesidir. Siyasi kimlik mücadelesi, sınır koruma mücadelesi, geçim mücadelesiyle yalnızlık uzaktır. İnsan yine de kendisini keşfetmek ve dinlemek ister. Bu bazen ‘kendine ait bir odada’ ya da bir yamacın kıyısında dalgaları izleyerek mümkün olabilir. Karadeniz, sakinliği ve hırçınlığıyla hafızayı dalgalandırır. Sadece kendini anlamak değil, başkalarını da anlamaya çalışarak yaşamak kolay değildir. Fikir ayrılıkları ve özgürlük mücadelesi de kişinin yaşam mücadelesine eklenir. Sonbahar’la Özcan Alper, geçtiğimiz ay vizyona giren Deniz Gamze Ergüven’in Mustang filmi de bu mücadeleler ekseninde dönen hayatları anlatır.

Anadolu ve Doğu filmlerde doğaya ve insanca yaşamaya dönüş hakimken, İstanbul’da mekânlar ve olaylar Anadolu ve Doğunun hissettirdiklerini tamamlasa da bazen eksik bırakır, bu nedenle insan uzaklaşmak ve aramak ister. Arayış, tamamlanamayan bir döngüde devam eder, zihinde kara delikler açar. Düşünmek, anlamak, hissetmek, savaşmak; filmlerin mekânlarla ilişkisi insanı konu alan şeylerde gelişir. Öz anlamda varoluş çabası vardır. Bu çaba bazen bir köprüyle bazen de bir ormanla devam eder.

Mekan, artık görülmeden önce ve sonra olarak bellekte yerini alır. Filmin sahneleri hep o mekânda yaşar. Sahnelere yeni anılar eklenir ve kişi bir anlamda orada kendi filmini görmeye başlar. Mekân hayal gücüyle ayrı bir anlam kazanmış ve bağımsız olmuştur. Hissetmenin ve hayal etmenin gücü mekanın ötesine geçer ve sonsuzluğa ulaşır. Interstellar filmi, zamanı ve mekânı aşan tek şeyin ‘sevgi’ olduğunu anlatır. Bir kenti ve mekanı sevmenin, kalpten başlayan ve zihinle bütünleştiğini, hayatın karşımıza çıkardığı -tesadüf- dediğimiz olaylarda anlarız. Farklı bir filmin farklı sahnesinde geçen ‘o’ mekân bizim artık vazgeçilmezimiz oluverir.


İstanbul Art News / Ocak 2016

CATEGORIES