GİTMEK ZORUNDA KALANLARA ADANAN BİR YAPIM: NOMADLAND

Chloé Zhao’nun 2020 yapımı Nomadland filmi, Frances McDormand’ın muhteşem oyunculuğuyla, karavanıyla Amerika’nın kuzeyinden Batı’ya, Arizona’ya uzanan yolculuğunu, hayatta kalma mücadelesini ve yolda karşılaştığı insanlarla, dostlarıyla yaşadığı ilişkiye odaklanıyor.

İnsanın uzaklara ait olduğunu vurgulayan Simone De Beauvoir, bizi tekdüzeleştiren, farkında olmadan tutsaklaştıran şeyleri fark etmemiz için kendimizden, ait olmadığımız durumlardan uzaklaşmanın, hayatı daha anlamlı kılabilmek adına zorunluluk olduğunu belirtir. Yola çıkmanın özgürleştirici tarafını, bize iyi geleceğini bilir ama bir türlü adım atmak istemeyiz. Sorumluluklar, değiştiremediklerimiz, ailemiz bu ‘uzaklaşamama’ halinin parçasıdır. Yola çıkan risk alandır -elbette bu sorumluluğu alanlardan söz etmek gerekir – Bu bir risk almaksa, kendi tercihlerini, hayatını yaşamak isteyen için atılması gereken en anlamlı adımdır. Eğer yola çıktıysak artık önümüzde, daha fazla yol, daha çok seçenek, daha çok öğretici karşılaşmalar da olacaktır. Hayatına, hayallerine sahip çıkan insanları da filmleri de pek seviyorum.

60 yaşındaki Fern, geçmişte eşiyle birlikte Nevada’da güzel bir hayat yaşıyor ancak 2011 ekonomik kriziyle ve eşini kaybetmesiyle birlikte hayatı da değişiyor. Her şeyi geride bırakıp, karavanıyla yola çıkıyor. Günlük ihtiyaçlarını karşılamak için Amazon’da kargo paketlerini düzenliyor, binlerce çalışanıyla dev bir şirkette, Amazon’da ihtiyaçlarını karşılayacak az bir ücretle çalışarak, akşamları, konserve kutulu, küçük yataklı karavanına geri dönüyor  Fern. Özgürlüğün sorumluluk gerektiğinin elbette farkında ancak o sınırlar bazen o kadar inceliyor ki fiziki konum ihlaline kadar gidiyor. Geceleri karavanını park edecek yer bulamıyor, park ettiği yerlerden de kısa bir süre sonra uzaklaştırılıyor. Yolda olmak güzel, eğer durabiliyorsak! Kısa çalışma ödenekleri, yaş sınırları, ikametgâh durumları nedeniyle işlerini sürekli değiştirmek durumunda kalıyor. Karşılaştığı dostları onun için endişeleniyor, kalacak yer bulmaya çalışıyorlar. Ben bir karavanda yaşıyorum, iyiyim dese de bir ‘çatı altında’ yaşayan bu insanlara pek gerçekçi gelmiyor. Bir kadın, üstelik de 60 yaşında bir kadın tek başına bir karavanda yaşayabilir mi? Gerçek soru ve endişe burada başlıyor.

Dünya tarihimize özellikle 20.yy’da yaşanan gelişmelere baktığımızda, savaşlar, devrimler, uzay yolculuğu, ekonomik reformlar, neler getirmedi ve neler götürmedi bu yüzyıl insanlardan… En büyük dönüşüm ise kadın hareketinin, feminizmin yaygınlaşması oldu. Kadınlar her yerde daha çok söz sahibi olmaya başladı. Astronot olan, kitaplar yazan, ülke yöneten, evde, işte, sokaklarda haklarını arayan kadınlar, hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını söylediler bize. İnsan haklarına, yurttaşlığa değer veren herkes için kapsayıcı olan feminizm 21 yy’da da etkisini sürdürerek dünyanın her yerindeki kadınlara ulaştı, hayatlarını değiştirdi.

Yakın çağımızın en önemli dönüşümlerinin başında gelen kadın hareketi ‘kadının asla yalnız yürümeyeceğine’ kendisini yalnız hissetmeyeceğine içilmiş bir ant oldu.  Daha öncesinde XX gibi başarılı filmlere imza atmış 38 yaşındaki genç yönetmen Chloé Zhao da kadının mutlak özgürlüğü var mı? Yalnız kadının toplum içindeki konumunu, Uzak Doğu’dan, Avrupa’dan geçerek, Arizona’ya kadar sorguluyor. Fern’in Kuzeyden, Batı yakasına yaptığı yolculuk, uzun odaklı objektif çekimleriyle Arizona çöllerinin olağanüstü atmosferinde en yalın haliyle aktarıyor seyircisine. Yolda olmak, kendine yaklaşmaktır, düzenli hayatında pek de farkına varmadığı, kaçtığı durumlarla yüzleştirir kişiyi. En temel sorumluluk burada, kendini yeniden tanımakla başlar. Fern, ablasını ziyaret ettiğinde ona ayırdıkları odada kendisini rahat hissedemez, arkadaşlarını ziyarete gittiğinde başka bir yatakta yatamaz. Kendisini en güvenli hissettiği yer o küçük karavanıdır, bu yalnızlığıyla mutludur ve tek ihtiyacı da budur. Ailede başlayan, zamanla toplumla biçimlenen rollerinden bir kaçıştır kadının yalnız kalma mücadelesi. Nomadland, her coğrafyada ortak bir kaderi paylaşan ‘yalnız kadının’ kendi yalnızlığından aldığı güçle hayatta kalabileceğinin mümkün olduğunu anlatıyor. Dünyanın en gelişmiş kuzey ülkelerinde dahi bir kadına bugün evlilik ve çocuk baskısı yapılıyorsa ebeveyn olmakla ilgili meseleye yeniden bakmak gerekiyor. İnsan tek başına hayatta kalabilir. Gerçek yalnızlık, insanın dostunun olmamasıdır oysa ki. Bugün dünyanın her yerinde, onu anlayacak kadın-erkek birçok kişiyle karşılaşabilir insan eğer kendiyle bir yolculuğa çıkarsa… Etrafımızda çok arkadaşımızın olması, kariyer hayatında iyi bir konumda olmamız, bunlar bizim yalnız olmadığımız anlamına gelmez. 21.yy vebası varsa bu da kendini yalnız hissetmek olmalı. Gerçek dostlarımız, bizi anlayan bir kişinin dahi olmaması kadar daha hazin ne olabilir bu hayatta?

Bizim toplumumuzda, dünyanın birçok yerinde olduğu gibi yalnız kadını, bir ‘kaybeden’ ve ‘özgür kadın’ olarak iki ayrı uçta tutan, temelde ise endişe duyulan, uzak durulan, yeri geldiğinde ise en çok kıskanılan kadınlar kategorisine alınan kadınlardır, yalnız kadınlar. Yalnız kalmaktan korkmuyor musun diyen seslerin yükseldiği, ne yazık ki kendisiyle hiç yalnız kalamamış, bu alanı kendisine hiç tanımamış olanların karşındaki için değil, toplumsal düzen için endişe duyduğu kaygılardır bunlar. Geleneklerin belirleyici olduğu ve ataerkil bir düzenin içinde yetişen Chloé Zhao’da kadının yalnızlığının bir ihtiyaç değil, zorunluluk olduğunu anlatıyor bu yolculukta. Amerika’nın gerçek sahiplerine, yerlilerin yaşadığı Arizona’da bunun yanıtını arıyor. Karavanların buluştuğu bu çölde Fern. Farklı yaş gruplarından insanlarla yemeğini, dertlerini, yolculuğunu paylaşıyor. ‘Biz birbirimize veda etmeyiz, nasıl olsa bir gün yolda karşılacağımızı biliriz’ diyen insanlarla karşılaşıyor. Tek isteği, falezlerdeki güvercin yuvalarını görmek olan bir kadının mutluluğunu, hiç şiir bilmeyen bir gençle şiirini paylaşıyor, dinazor kayalarının arkasında. Yeniden doğuşu, kendi olabilmenin, gerçekten yalnızlığın yüceliğini yaşıyor, tüm hücrelerinde bunu hissediyor Fern. Eski evini ziyarete gittiğinde oraya ait olmadığını da anlıyor artık, onun yeni evi, ağaçlar, kuşlar, sonsuz ve mutlak özgürlüğü sunan gökyüzünün altında herhangi bir yer olduğunu biliyor. İnsan uzaklara, bilinmeyene aittir. 

Küçük bir not Fern ismi, eğrelti otu anlamına da geliyor 🙂

CATEGORIES