Nisan Değilse Mayıs Perşembe Değilse Pazar

Uzun bir yürüyüşten gelmişti. Uzunluğunu, aklından geçirdikleri düşüncelerle ölçüyordu, düşünceler yolu uzun kılıyordu. Yürürken düşünmemek mümkün mü? diye sordu kendine. Soru, onu anın büyüsünden, tüm zamanlardan uzaklaştırıyordu. Düşün bakalım, aklına hangi güzelliği ekleyecek ve onu bükeceksin? Aklı, iyi düşünmeye hazırlamakla elde edilecek bir şey değildi bu. Akıl zaten buna hazırdı, yıllardır farkında değildi. Bir sokaktan geçti, başka bir sokağın bitimine kadar düşüncelerini güzelleştirmeye çalıştı.

Ne kadar mümkünse diyordu sesin biri, ne kadar mümkün düşünceleri susturmak? Bu hafta nasıl geçmişti? İşler pek iyi gitmemiş, iki ileri, bir geri tamamlamıştı günleri. ‘Oh’ dedi. ‘Bu haftayı da bitirdik çok şükür. Şimdi biraz iyi şeyler düşünmenin zamanı geldi.’ İyi şeyler tam olarak neyin karşılığıydı? Güzel bir yol açılıyordu işte. İyi şeyleri düşünmenin, kötü olanı yok saymaktan geçmediğini biliyordu. Tüm kötülüklere karşı orada, üstelik her yeri sarmışken papatyalar ve tüm sarı güzellikler, onlara bakıp, kötülüğe, iyiliğin o dimdik duruşuyla karşılık vermek gerektiğini biliyordu. Biliyordu da öykünün tam olarak neresindeydi, hayat dedi sonra, öykü değil bu. Kulağındaki kulaklıkları çıkardı, müziğe değil, doğanın sesine ihtiyacı olduğu zamanlardı bunlar. Belki duyduğu bir ses, kuşun biri, köpük sesleri ona hayatla ilgili bir şeyler söyleyecekti.

O seslerin peşinden gitti bir süre, saatine bakmadı, yalnızca yürüdü. Kalp atışının yükseldiğini hissedene kadar yürüdü. Uzun yürüyüşünden mi, duyduğu seslerden mi anlamadı. Yürümeye devam etti. Hep bir şeylerle meşgul olmaya alışkın akıl, durunca ne yapabilirdi? yediklerini düşündü ve kaybettiklerini. Muhasebenin zamanı mı, yürümeye devam et dedi kendi kendine. Yürüdükçe rüzgâr, aklına, nefesinin her bir boşluğuna girmeye çalışıyordu. Yaşama bir izin verse kimbilir neler olacaktı… Hayatı şartlı yaşamaya öyle alışmıştı ki, bu durumu sorgulamaya fırsat vermeden sistem şartlarına dahil etmişti. İşte böyle arada bir rüzgâr kapıdan girer, gökkuşağı çıkarsa şartlı tahliye edildiğini hissediyordu. 

Müzede beklemekten tozlanmış heykellere benzetiyordu kendini. Attığı her adım, üstündeki tozdan kurtuluş demekti. Heykelle arasında ortak bir şey vardı. Zaman, ikisini de değiştirmemişti, arada bir şeyler kırılsa da bekleyiş devam ediyordu. Ansızın bahar dedi bu hissettiğim. Düşüncelerden hissetmeye fırsat bulduğuna sevinmişti. Mısırlılar, mumyaladıkları kişilerin kalplerine dokunmaz, sevgi ve düşüncenin oradan geldiklerine inandıklarından, edebi olarak yaşayacaklarına da inanırlardı. Elindeki kitabın bir sayfasında bulmuştu notu. Oysa şimdi zamanı durdurmak mümkün olsaydı, hep o ait olduğu yerde kalmak isterdi. Bir kedinin gözleri, bir çocuğun elleri elbette onu karşılayacaktı. Okuduğu kitapla benzer şeylerdi bunlar. Susamıştı. Yürümenin insancıl bir tarafı vardır,  belirsizlik bir tarafı uysallaştırırken diğer tarafı uyanık kılar. İçinden bir müzik yükselir, göğe karışır, sen o müziği duyuyor musun? Bir eşlikçiydi bu, gülümsedi. Bir süre konuşmadan yürümeye devam ettiler.

‘Yeni sokaklar bulacak mıyız?’ dedi eşlikçi, adını bile sormamıştı. ‘Bulmaya gerek var mı bilmiyorum ki, biraz daha yürüyelim yeter.’ Bu acele mutluluk halinden hoşlanmadı. Sokakların yüzünü iyi ezberlemek gerektiğini biliyordu sadece. Yaşamak için bu yüzlere, isimlere ihtiyacı vardı. Her şeyi düzeniyle düşünürken, bu sonu belirsiz yürüyüşten başka bir kimlikle çıkacağını düşünememişti. Oysa kaç kez geçmişti bu yollardan. Hayatında ilk kez o papatyayı koparmadan seyretmeyi, kimbilir kaç kuş bugün ilk uçuş denemesi yapacaktı onu düşündü. Kendini dinlemeyi değil, zamanla, doğayla bir olmayı öğrenmesi gerektiğini bu yolda biliyordu. Uzun yürüyüş, bir şey vaad etmemiş, yeni gözler vermişti ona. Vapur, iskeleye yaklaşırken rüzgarı içine doldurdu. Bu şiir, tüm düşündüğü şeylerin bir taslağıydı, deneyimlemişti. ‘Bu uzun yürüyüşten sağ çıkacağımı biliyordum.’ dedi. Sokaklar, yeni bir adımı bekliyordu. 

Kallavi sokağında güvercinler

benim bitmeyen umudum

nisan değilse mayıs

perşembe değilse pazar

Ben Belma Sebil’i bulurum

Attilâ İlhan – Belma Sebil