Senin Neyin Var?

Bütün oluşumları ve deneyimleri yorumladığımızda boşluk, çokluğunu anlamlandırmaya başlamış, kabuğunun kıvrılmış tarafına yeni bir yer açmak üzere zamanını beklemektedir. Salyangoz, ağır aksak sokağın ortasında yoluna devam eder, hareket ortamında durur, havayı izler. Adam durur, salyangoz gider. Birbirine gizli saygı duyan iki canlı arasında boşluğun muzip bir etkileşimi oluşur. İkisi aynı anda hareket ettiğinde, izleri kaybolur, yokluk büyür.

‘Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü, hem akıl çağıydı, hem aptallık, hem inanç devriydi, hem de kuşku, aydınlık mevsimiydi, karanlık mevsimiydi, hem umut baharı, hem de umutsuzluk kışıydı, hem her şeyimiz vardı, hem hiçbir şeyimiz yoktu, hepimiz ya doğruca cennete gidecektik ya da tam öteki yana..’ Charles Dickens’in İki Şehrin Hikayesi’nin giriş cümlesi böyle başlar. Fransız Devrimi ekseninde, terörün, savaşın ve karmaşanın insanlar üzerindeki etkisini okur, bir tarafta iyiliğin, güzelliğin, aydınlığın ruhu kuşatan farklı duygulanımları da okuruz. Hayatta iyi ve kötü her şey birbiriyle iç içe geçmiş ve böyle olduğu için belki Dickens, ‘Yazdığım en iyi hikâye’ demiştir.

Yaşamın içerisindeki tüm zıtlıklar maddenin öz halinden geçerek oluşur ve zamanın kuşatımında  dengesini bulur bazen de döngüyü tamamlar. Aldous Huxley’e göre edebiyat ‘dışarıdaki gerçek iç dünyanın özel deneyimleriyle sürekli ilişki içindedir; genel mantık ölçütleri bireyin özel duygu ölçütlerine dönüşmüş; çılgın bir bireysellik geleneksel kültürün kabuğunu çatlatmıştır.’ Kamusal ve bireysel olanın ilişkisi içerisinde kendisini bir ifade biçimine dönüştürür insan, okuyucu, bilici. Bilinmeyen kendi içerisinde bize başka bilinmeyenlerin de olduğunu gösterir. Zorlu mücadelelerden, çarpışmalardan, büyük aşklardan geçerek enerjiyi ortaya çıkarır, onun ham maddesinden bir araya geldiğimizi anlarız.

Hayatta en büyük dersleri basit -kendi halinde yaşayan- insanlardan sonuçlarının sarsıntılarıyla öğreniriz. Büyük İskender, Diyojen ile özgürlüğün, gücün karşısında yüceliğini anladığını düşünürsek, Diyojen’in Büyük İskender’den özgürlüğün kudretini sayesinde bir kez daha gördüğünü de söyleyebiliriz. İki insan arasındaki ‘görünen’ mesafeleri bu birleştirici tepki ortadan kaldırır.

Düzenlilik içinde -bize pek uymayan o kuralcı anlamında- itaatsizliğin ufak bir kıvılcımla ortaya çıkacağını bilenin düzene uyum sağlaması, ormanı görmezden gelmesidir. Kendine dönmek diyebilir miyiz buna? Kimse, kendine nasıl dönebilir, ormana uğramadan, ağaçların tamboyunu görmeden kapanabilir sığınağına? Orada, dünya düzenine kavuşmuş olsa bile ormanın yanabileceği düşüncesinden kurtulabilir, kendisini kurtarabilir mi?

CATEGORIES