Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var mı?

‘Bir avuç kumda yaklaşık 10.000 kum tanesi vardır. Göğün açık olduğu bir gecede çıplak gözle görebildiğimiz yıldız sayısından daha çoktur bir avuç kumdaki taneler. Ama görebildiğimiz yıldızlar, var olan yıldızların ancak küçücük bir bölümüdür. Geceleyin gördüklerimiz en yakın yıldızlardır. Oysa Kozmos ölçü kavramını aşan bir zenginliktedir; şöyle ki: Evrendeki yıldızların toplam sayısı yeryüzündeki tüm kumsallardaki kum tanelerinden daha çoktur.’ Carl Sagan Kozmos’unda bize dair iyi şeyler söylüyor.

Birkaç yaprak kıpırtısı olmasa dünyada olduğumdan şüphe duyacağım bir yaz akşamında, hareketi ve sonsuzluğu düşünüyorum. Perdenin rüzgarla birlikte özgürlüğünü savunduğu o hareket anını. Başımda belki binlerce yıldız ama görebildiğim -şansımı zorladığımda- epey az. Onun da meteor mu yıldız mı olduğundan habersiz yine de şehirde yıldızlı göğü görebilmenin kısa mutluluğunu yaşıyorum.

Sonsuzluk, görünenin bizden hızla -birden- uzaklaşmasıyla, zihinde bıraktığı ‘boşluğu’ canlı, yaşayan bir parçacık haline getiriyor. Boşluğu, sonsuzlukla kabul edebiliriz yine de dünya bunun için uygun bir yer değil. Günlük sıkıntıların arasında, belki birkaç dakika ayırarak sessizliği dinleyebildiğimiz anlar da sonsuzluğu algılıyor, zamanı, biraz daha ileride yaşadığımızı fark ediyoruz. O an olmazsa göğü de kendimizi de hatırlayamayacağız belli ki.

Zihinde beliren o boşluk bizi savunmasız bırakırken bir anda denizde fırtınaları yüklenerek yönünü bulabilen yelkenli ile aynı pusulanın ibresinde tutuyor. Düşüncede uzayın derinliklerinde algılanan boşlukta aynı, eylemde ise bir tutunma hali aynı döngüde boşluktan kaçış. Görünen ile aramızdaki mesafe, görünen olduğumuzun endişesinin belirdiği anda değişiyor. Bir odada, göğe bakarken sessizlik arayışında kendimiz olabildiğimiz, kendimize döndüğümüz o boşluk anları öğrenmeye en yakın olduğumuz kutsal zamanlar oluyor.

Manzaraya karşı kitap okuduğumda hissettiğim, ‘bir şeyleri kaçırıyormuşum’ hissinin yaşadığım sürece geçmeyeceğini bilerek yine de hem manzaraya bakıp hem de kitabı okumanın zihnimde iki ayrı manzaraya yer açmamı sağlayan o boşluk. Biri içinde bulunan zamana ait diğeri sonsuzluğu temsiliyetin yansıması. Çağımıza uygun olan hızı, son dönemde müziklerin intro (giriş) bölümünün on saniye gibi bir süreye kadar düşmesi ile anlamlandırmak doğru olmaz elbette, bizim hızdan anladığımız dünyaya pek ait olmayan bir mânâ taşıyor. Sabırsızlık ve boşluğu kabul edemeyen düzenden uzaklaşıp, bir avuç kum tanesininin elinden gidişini uzun süre izleyenin boşluk algısını kavrayabilmek.

Boşluğun madde ile temasında ‘sıkıntı’ olarak hissedilenin bir iç kırılma halini olduğunu bildiğimiz an evrende bize yakın bir şeylerin olduğunu da öğreniyor olacağız; varolmanın dayanılmaz hafifliğinde. (İnsanın algısı da ölçü kavramını aşan bir zenginlikte.) Kendimizi dünyanın merkezinde hissederek, aynı dünyanın bir anda üstümüze gelmesi yaşamak için savunulması gereken insancıl halleri de mevcut düzenin içerisine kötülükleriyle bırakıyor. Bize, yaşamak için savunmayı, yaşamak için öğrenmeyi ve yaşamak için dinlemeyi öğretene kadar.

Evrende bir sır olanın, geçmişin yükünden uzaklaşarak bilgisiyle ilerlemenin, zekânın, nefrete yakın tarafını onararak, yeni bilgileri tasavvur ederek anlayabileceği, güzel günleri -daha gerçekçi yanıyla iyi şeyleri- göreceğimizin mümkün yanına inanıyorum. Bir avucuna 10.000 kum tanesi alabilenin sırrını ‘İnsanın bilgisi arttıkça sevgisi de çoğalır’ diyen aynı insanın sırrını çözebilen; aklını, sanatla, aşkla bilgiyle kuşatan, yıldız tozundan olan Leonardo’ya inanıyorum. Kendi evrenimizde kendi boşluğumuzu birlikte severek ve uzun şarkılar dinleyerek mümkün olacak bu da belli ki.

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var mı? Muhakkak.

CATEGORIES